← Bütün yazılar

Teknoloji Samimiyeti Öldürdü

Telefon hayatımı kolaylaştırıyor; aynı telefon bazen yolu, sohbeti ve dikkatimi benden devralıyor. Sorunum teknolojiyle değil, ona ne kadarını bıraktığımla.

Başlığı sert attığımı biliyorum. Teknoloji samimiyeti öldürdü deyince, sanki telefonu denize bırakıp mağarada yaşamaya hazırlanıyormuşum gibi oluyor. Oysa telefonum yanımda olmadığında ilk paniğe kapılanlardan biri benim. Yol buluyorum, müzik dinliyorum, uzaktaki birine saniyeler içinde ulaşıyorum. Bunların hiçbirini küçümseyemem; şarjım yüzde beşe düşünce zaten gerçek düşüncem ortaya çıkıyor.

Benim derdim, kolaylığın ne zaman yönetimi devraldığıyla ilgili. Bildiğim bir yere giderken bile haritayı açtığım oluyor. Ekrandaki mavi çizgi sağa dön diyorsa sağa dönüyorum; yıllardır geçtiğim sokağın kokusuna, köşedeki dükkânın değişen tabelasına bakmadan. En kısa yolu buluyorum, fakat bulunduğum yeri daha az tanıyorum. Kazandığım birkaç dakikayı sonra ekranda nereye harcadığımı da çoğu zaman hatırlamıyorum.

Sohbette daha belirgin. Masada bir sessizlik olduğunda eskiden o sessizlik biraz beklerdi. Biri yeni bir şey söyler, başka biri gözünü kaçırır, konuşma kendi yolunu bulurdu. Şimdi elim telefona gidiyor. Boşluğu hemen dolduruyorum; mesaj, bildirim, anlamsız bir kaydırma. Belki konuşmanın asıl cümlesi o sessizlikten çıkacaktı. Ben ona birkaç saniye bile vermiyorum.

Telefonun samimiyeti azalttığını söylerken onun kurduğu samimiyetleri de inkâr edemem. Uzakta olan birinin sesini duymak, aklıma gelen bir şarkıyı paylaşmak, “Eve vardın mı?” diye sormak da gerçek. Bazen yüz yüze söylemekte zorlandığım bir şeyi yazarak daha açık anlatıyorum. Ekran her zaman duvar değil; kimi zaman aradaki köprü. Sorun, köprünün üzerinde ev kurmaya çalışınca başlıyor olabilir.

Bir manzarayı görünce ilk iş fotoğrafını çekmek de bu çelişkinin başka tarafı. Saklamak istiyorum; anlaşılır bir şey. Fakat doğru açıyı ararken rüzgârın sesini kaçırdığım, görüntüyü kaydedip o anda ne hissettiğimi hatırlamadığım oluyor. Galeride yüzlerce kanıt kalıyor. Bazen anın kendisi, kanıtlardan daha silik. O yüzden Arsuz eskiden daha güzeldi.

Dikkatimi bölüştürme konusunda da kendime masum diyemem. Birine “Seni dinliyorum” derken ekranı ters çevirip masaya koyuyorum. Bu hareketi çok erdemli sanıyorum ama telefon yine masada; küçük siyah bir ihtimal gibi. Titreşmese bile aklımın bir köşesi onunla meşgul. Karşımdaki insan bunu fark ediyor mu? Ben karşımdakinde fark ediyorum.

Teknolojiyi azaltmak kulağa çözüm gibi geliyor, fakat ne kadar ve ne için? Her şeyi kapatınca daha samimi biri olacağımın garantisi yok. Bazen ekransız da dalgınım, bazen telefonu elime almadan da karşımdakini dinlemiyorum. Cihaz kolay bir suçlu; benim dikkatimi nereye verdiğim daha rahatsız edici bir soru.

Yine de arada haritayı kapatıp bildiğim yoldan sapıyorum. Kaybolduğum pek söylenemez; en fazla biraz uzuyor. Bir sokakta başımı kaldırınca daha önce görmediğim bir balkon görüyorum. Telefon cebimde yönümü biliyor, ben birkaç dakika bilmemeyi seçiyorum.

Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.