Saatin karşısında tartışmak zor. Bir dakika altmış saniye; bunu değiştirecek hâlim yok. Yine de aynı dakikanın herkesin içinde aynı uzunlukta yaşandığına inanamıyorum. Beklerken uzayan beş dakika ile sevdiğim bir işle uğraşırken kaybolan bir saat aynı maddeden yapılmış gibi görünmüyor. Saat doğru söylüyor olabilir. Ben de yalan söylemiyorum.
Birini beklediğimde zaman ayrıntı kazanıyor. Masadaki çizik, kapının açılma sesi, ekranda değişmeyen saat… Her şey görünür oluyor. “Daha iki dakika geçmiş” cümlesi küçük bir hakaret gibi geliyor. Oysa çalışırken başımı kaldırıyorum, dışarıdaki ışık değişmiş. Aradaki zamanı kim aldı, bilmiyorum. Belki ben isteyerek vermişimdir.
Denize bakarken zamanın başka bir huyu var. Dalgalar tekrar ediyor sanıyorum fakat hiçbiri aynı yere aynı biçimde gelmiyor. On dakika oturmuşum gibi hissedip saate baktığımda kırk dakika geçtiğini görüyorum. Bazen de tam tersi: Uzun bir iç konuşmanın ardından yalnızca birkaç dakika geçmiş oluyor. Su acele etmiyor; benim içimdeki ölçü aleti bazen fazla hassas, bazen tamamen bozuk.
Arsuz’da yaz öğlesi zamanı bedende de hissediliyor. Sıcak ağırlaşınca birkaç adımlık yol uzuyor, gölgeye varmak küçük bir hedefe dönüşüyor. Kışın sessiz bir akşamında ise saat daha erken olmasına rağmen gün bitmiş gibi geliyor. Mevsim saati değiştirmiyor ama benim içimdeki akrep bazen sıcaktan yavaşlıyor, bazen karanlığı görüp erkenden eve dönüyor.
Müzikte tempo belirli. Metronom tıkır tıkır gider, insanı bahanesiz bırakır. Ama aynı tempodaki iki parça bende aynı hızda akmıyor. Birinde her vuruşu bekliyorum, diğerinde bölüm bitince nasıl geçtiğini anlamıyorum. Prova sırasında zorlandığım birkaç ölçü uzuyor; çözüldüğü an kısalıyor. Kâğıttaki değer değişmediği hâlde bedenin zamanı başka sayıyor.
Zamanın imkânlardan bağımsız olduğunu söylemek de kolay değil. Bir işi yetiştirmeye çalışanla boş bir öğleden sonrayı nereye koyacağını bilemeyen insanın saati aynı duvarda dursa bile yükleri aynı değil. Bekleyen için dakika, çalışan için yetişmeyen parça, özleyen için mesafe oluyor. Bunları büyük bir teoriye bağlayacak kadar emin değilim. Gözlediğim şey, zamanın herkesin omzuna aynı ağırlıkla oturmadığı.
Belki “vakit geçirmek” dediğimiz şey de bu yüzden garip. Vakit gerçekten geçiyor mu, yoksa biz onun içinden mi geçiyoruz? Bazı günleri hatırlamıyorum; takvimde yer kaplıyorlar ama bende pek izleri yok. Birkaç dakikayı ise yıllar sonra bile ayrıntısıyla taşıyorum. Süreleri eşit değilmiş gibi davranıyor hafıza.
Burada sonucu açıklayıp kapatmak istemiyorum. Zaten kapatsam da saat yürümeye devam edecek. Şimdi ekrana bakıyorum: 30 dakika daha geçmiş. Yazarken kısa geldi. Siz okurken ne kadar süreceğini bilmiyorum.
Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.