Baharda açan portakal ve limon çiçeklerinin kokusu, insanın bütün düşüncelerini birkaç saniyeliğine durdurabiliyor. Sokaktan geçerken ansızın gelen o koku, kaybolduğunu sandığımız bir neşeyi hiçbir açıklama yapmadan geri veriyor. Bazen büyük bir değişim için büyük bir olaya ihtiyaç olmadığını böyle anlıyorum.
Doğa işini hiç aceleye getirmeden yapıyor. Bir ağacın çiçek açması için telaşlandığını, başka ağaçlarla kendini kıyasladığını ya da meyvesini bir an önce göstermek istediğini görmüyoruz. Mevsimi geldiğinde hazırlanıyor, açıyor, kokusunu bırakıyor ve sonra sessizce dönüşüyor.
Biz ise bir günde dünyaları değiştirmek istiyoruz. Hemen öğrenmek, hemen kazanmak, hemen iyileşmek ve hemen başka bir hayata geçmek... Beklemeyi başarısızlık, yavaşlığı eksiklik sayıyoruz. Daha bir şeyin tadına varmadan yenisini arıyor; henüz yaşadığımız an bitmeden bir sonraki anı tüketmeye başlıyoruz.
Biraz toprağa bakmak gerek. Toprak, görünürde hiçbir şey olmuyorken bile içinde hayat hazırlar. Sessizliği boşluk değildir; çalışmasının doğal biçimidir. Belki bizim de her sakin dönemimizi verimsizlik sanmaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Görünmeyen değişimler de değişimdir.
Biraz da gökyüzüne bakmak gerek. Her gün oradadır ama hiçbir gün bütünüyle aynı değildir. Rengini, bulutunu, ışığını değiştirmek için bizden onay beklemez. Güzelliğini kanıtlamaya uğraşmaz; yalnızca var olur. İnsan bazen sadece var olmanın da yeterli olduğunu gökyüzünden öğrenebilir.
Sadeliğin içinde devasa bir zenginlik var. Yeni demlenmiş çayın buharında, açık pencereden gelen rüzgârda, dalında duran bir limonda... Bunları küçük yapan şey kendileri değil; bizim onları görmeye ayırdığımız sürenin küçüklüğü.
Hayatın özü belki çok uzaklarda, zor cevaplarda veya büyük başarılarda değildir. Bazen bir narenciye çiçeğinin kokusunda, beş saniyeliğine geri gelen o saf sevinçtedir. O anı fark edebiliyorsak, aslında sandığımızdan çok daha zenginizdir.
Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.
