Huzurlu olmak istiyorum. Bunu söylerken aklıma sessiz bir sabah, acele etmeyen bir kahvaltı, yetişmem gereken bir yerin olmaması geliyor. Sonra birkaç gün aynı düzen içinde kalınca içimde başka bir ses başlıyor: “Peki şimdi ne olacak?” Huzuru arayan da benim, onu bulunca sıkılan da. İnsan kendiyle aynı evde yaşayınca bu tür çelişkileri saklamak zor.
Yeni bir deneyimin peşinden gitmek heyecan veriyor. Bilmediğim bir yola girmek, başka bir ses duymak, alıştığım sırayı bozmak… Fakat yenilik bazen gerçekten istediğim için değil, durduğum yerde kendimi duymamak için de çekici olabiliyor. Her hareket cesaret değil; bazıları iyi giydirilmiş huzursuzluk. Bunu yola çıkmadan önce ayırt etmek kolay değil.
Kendi yolunu çizmek cümlesi de biraz büyük. Harita açılıyor, kalem elimde, ufka doğru kararlı bir çizgi çekiyorum gibi. Gerçekte çizgi titriyor. Başkalarının sözleri, imkânlar, korkular ve beklenmedik karşılaşmalar araya giriyor. Bazen yolumu ben seçiyorum, bazen önüme çıkan patikaya meraktan sapıyorum. Sonra dönüp “Zaten planım buydu” diyerek geçmişe küçük bir düzen veriyorum.
Huzur ile deneyim birbirini tamamen dışlamıyor belki, ama aynı anda konuşunca ikisini de anlamakta zorlanıyorum. Biri yerleş diyor, diğeri kalk. Biri aynı masayı tanımanın rahatlığını hatırlatıyor, diğeri başka bir sofrada ne konuşulduğunu merak ediyor. İkisinden birini susturursam daha tutarlı görünebilirim. Tutarlılık uğruna merakımı kısmak ise bana biraz pahalı geliyor.
Yeni deneyim kulağa anlatırken güzel geliyor; hazırlığı, masrafı ve dönüş yorgunluğu cümlenin dışında kalıyor. Huzurun da benzer bir numarası var. Uzaktan sakin görünürken içeride can sıkıntısı birikebiliyor. İki seçeneği de en güzel fotoğrafıyla karşılaştırınca karar verememem şaşırtıcı değil. Birinin dağınık odasını, diğerinin gün batımına karşı çekilmiş hâliyle kıyaslıyorum.
Yer açın gelen güzelliklere, demişim bir zaman. Hâlâ seviyorum bu cümleyi; güzelliklerin yanında dağınıklığın da gelebileceğini şimdi daha iyi biliyorum. Yeni bir şey hayatıma girdiğinde ona temiz bir raf ayrılmıyor her zaman. Başka bir şeyi yerinden ediyor, düzeni bozuyor, bazen beklediğim kadar güzel çıkmıyor. Yine de kapıyı tamamen kapatmak istemiyorum.
Bazen anlamadıklarımı anlatmaya uğraşmıyorum. Bir deneyim yaşanırken adını koymak, şarkı bitmeden hakkında konuşmaya benziyor. Henüz hangi sesin nereye bağlanacağını bilmiyorum. Bir süre öylece kalmasına izin veriyorum. Sonradan anlamı çıkarsa çıkar; çıkmazsa da yaşanmışlığı eksilmiyor.
Abartıdan uzak kalmak mı? Neden? Abartının da bazen insanı yola çıkaran eğlenceli bir tarafı var. Elbette dönüşte çantayı ben taşıyorum. Şimdilik önümde iki yol görünüyor: Biri sakin, biri merak uyandırıcı. Ayaklarım dinlenmek istiyor; gözüm öteki tarafa bakıyor.
Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.