Burası bir sığınak mı, yoksa bir kaçış noktası mı? Arsuz’a her baktığımda bu sorunun cevabı değişiyor. Deniz bazen insanı koruyan sakin bir duvar gibi, bazen de uzaklara açılan büyük bir kapı gibi görünüyor. Aynı kıyı hem kalmayı hem gitmeyi düşündürebiliyor.
Gitmek çoğu zaman cesaretle anlatılır. Valizini toplarsın, biletini alırsın, alıştığın sokakları geride bırakır ve yeni bir hayata doğru yola çıkarsın. Dışarıdan bakıldığında hareket vardır; hareket de değişim gibi görünür. Ama her yolculuk insanı gerçekten başka bir yere götürmez.
Çünkü zihnini geride bırakamazsın. İçindeki gürültüyü susturamadıktan sonra dünyanın en sakin yerine de gitsen, aynı sesler yeni odanın duvarlarında yankılanmaya devam eder. Şehir değişir, manzara değişir, insanlar değişir; fakat insan kendisiyle aynı masaya yeniden oturur.
Kalmak da sanıldığı kadar kolay değildir. Bazen aynı yerde durmak, kaçmaktan daha fazla cesaret ister. Alıştığın şeylere farklı gözlerle bakmak, çözemediğin duyguların karşısında beklemek ve hemen yeni bir başlangıcın arkasına saklanmamak gerekir. Kalmak, hareketsizlik değil; olduğun yerde derinleşmektir.
Arsuz bana gitmemeyi değil, önce neden gitmek istediğimi sormayı öğretiyor. Yeni bir yer gerçekten çağırıyor mu, yoksa yalnızca bulunduğum yerdeki rahatsızlıktan mı uzaklaşmak istiyorum? Bu ikisi birbirine benziyor ama insanı bambaşka yollara çıkarıyor.
Kaçmak çözüm değil. Fakat kalmak da her zaman erdem değildir. Bazen gitmek gerekir; bazen kök salmak. Asıl mesele, kararı korkunun mu yoksa farkındalığın mı verdiğini anlayabilmekte. İnsan bunu anladığında, attığı adımın yönünden çok anlamı değişiyor.
Belki çözüm, o sakin dalga sesinin ritmine kalbini uydurabilmekte. Dalgalar kıyıda kalır gibi görünür ama her an hareket eder. Gider, döner ve yine de kendisi olarak kalır. İnsan da belki böyle yaşayabilir: Gerektiğinde yol alarak, gerektiğinde durarak ve nereye giderse gitsin kendi içindeki kıyıyı kaybetmeyerek.
Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.