Ne için yaşadığımı bilmiyorum. Bunu söylerken sesimi alçaltmam gerektiği düşünülüyor; sanki insan kendi varlığı hakkında yeterli açıklama yapamıyorsa biraz mahcup olmalı. Bende o mahcubiyet pek gelişmedi. Dünyayı merak ediyorum, burada bulunmaktan hoşlanıyorum ve zaman zaman, hiçbir büyük sonuca varmadan, mutlu oluyorum. Asıl açıklamakta zorlandığım da bu: Bilgisizliğimle keyfim gayet iyi anlaşıyor.
Kendime bir amaç bulmayı denemedim değil. Bir düşünceyi yeterince beğenince bütün ömrümü onunla açıklayabileceğimi sanıyorum. Sonra aynı düşüncede daha önce görmediğim bir kusur beliriyor. Kusurun oraya sonradan geldiğini iddia edemem; çoğu zaman benim hayranlığım biraz çekilmiş oluyor. Böylece kendimi tanımladığım cümleye bir istisna ekliyorum. Bir süre sonra istisnalar beni daha iyi anlatıyor.
Bunu bir üstünlük sayacak kadar da kendime güvenmiyorum. Kararsızlığımı incelik diye sunuyor olabilirim. İnsan kendi zaafına güzel bir ad bulunca onu terbiye ettiğini sanıyor. Ben de amaçsızlığıma merak adını verip kendimden memnun kalmış olabilirim. Fakat merakımın sahici olduğu bir yer var: Cevap beni memnun etmediğinde soruyu hemen ortadan kaldırmak istemiyorum. Hatta bazen tam orada ilgim artıyor.
Örneğin, aynı insanın hem merhametli hem zalim olabilmesini düşünüyorum. Başkasında tahammül edemediğim bir davranışa kendimde nasıl olup da gerekçe bulduğumu. Bir fikre inanırken onun doğruluğunu mu, yoksa bana verdiği önemi mi sevdiğimi. Dünya yalnızca benden uzakta olup bitenlerden oluşmuyor. Kendi yargılarımın içinden de henüz tanımadığım bir insan çıkıyor. Bazen karşılaşmamız pek hoş geçmiyor; yine de tanışmayı sürdürmek istiyorum.
Eskiden böyle soruların beni sonunda sağlam bir yere ulaştıracağını umardım. Artık bazılarının beni yerimden etmesine de razıyım. Çünkü bir inancı kaybettiğimde her zaman eksilmiş olmuyorum. Bazen yalnızca o inancı korumak için göstermem gereken çaba ortadan kalkıyor. Haklı çıkmayınca da yaşayabildiğimi görmek, hakkımda edindiğim en kullanışlı bilgilerden biri oldu. Gerçi bunu başkasına haksız olduğumu söylerken hâlâ aynı rahatlıkla uygulayamıyorum.
Peki mutluluk? Onu da fazla sorgularsam elimden kaçıracağımdan korktuğum oluyor. Bu korkuda kendime yakıştıramadığım bir ikiyüzlülük var: Üzüntümün bütün sebeplerini öğrenmek istiyorum, sevincim ise incelenmeden kabul edilsin. Belki mutluluğumun bir kısmı bilmediğim şeylerden geliyor. Dünyanın bütün acılarını aynı anda hissedemiyorum. Bunu kabul etmek hoşuma gitmiyor ama neşemi evrensel bir hüküm gibi sunmadıkça, ondan utanmam gerektiğine de inanmıyorum.
Mutluyum derken hayatın adil olduğunu söylemiyorum. Benim iyi hissedişim, başka birinin acısına verilmiş cevap olamaz. Yalnızca kendi içimde olup biten bir şeyi dürüstçe adlandırıyorum. Acıyı anlamanın tek yolunun sürekli acı çekmek olduğundan kuşkuluyum. Bir başkasına karşı daha dikkatli olmayı öğrenebilirsem, mutluluğumun elimden alınması kimseye ayrıca bir fayda sağlamayacak gibi geliyor.
Yine de ne için yaşadığımı söylemem bekleniyor. Soruya itirazım yok; yalnızca mutluluğumun geçerliliğini cevabıma bağlamak istemiyorum. Var olmaktan hoşlanmam, varlığı açıklama sınavını geçtiğim anlamına gelmiyor. İnsanlığın benden beklediği vazifeyi bulamadım. İnsanlığın böyle bir beklentisi olup olmadığını da kendisine soramadım. Şimdilik bu konuda en ısrarcı taraf benim.
Belki aradığım gerekçeyi bulsam onu da merak etmeye başlayacağım: Neden bu? Neden başka bir şey değil? Bir cevabın bütün soruları susturacağına duyduğum eski güveni kaybettim. Buna rağmen dünya ilgimi çekmeye devam ediyor. Hatta benden bağımsız, benim ölçülerime sığmayan bir şeyle karşılaşmak hoşuma gidiyor. Her şeyi kendime tercüme etmediğimde daha çok şey kalıyor görecek.
Bugün söyleyebildiğim şu: Ne için yaşadığımı bilmiyorum ve bunu bilmeden mutlu olabiliyorum. Yarın bu cümleyi yetersiz bulabilirim. O zaman yeniden düşünürüm; bugünkü sevincimi sonradan verilmiş bir yanlış karar saymam. Beni ikna eden son söz henüz söylenmedi. Açıkçası biraz da onun için dinliyorum.
Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.