Kendimden vazgeçince kimse endişelenmiyor; kendim gibi yaşayınca herkes ahlakı hatırlıyor. Bir süredir bu cümleyi düşünüyorum. İçime sinmeyen bir hayatı düzgünce sürdürsem, vaktinde selam versem, uygun yerde sussam, yüzümdeki yorgunluğu da biraz terbiye etsem muhtemelen kimsenin düzenini bozmayacağım. İçimde neler olduğu benim meselem sayılacak. Fakat sevdiğim biriyle, ikimizin de istediği bir hayatı yaşamaya kalkınca birden herkesin meselesi oluyorum. İç dünyam özel, mutluluğum kamuya açık bir dosya.
Sevdiğim insanlarla bir arada olmak istiyorum. Gülmek, yakınlık kurmak, bir akşamı gereğinden uzun yaşamak, bazen de hiçbir büyük anlam yüklemeden hoşuma giden bir şey yapmak. Daha başlamadan içimde bir soru beliriyor: Biri görürse ne düşünür? Ardından açıklamalarımı hazırlıyorum. Kiminleydim, neden oradaydım, aslında ne demek istemiştim. Henüz yaşanmamış bir anın savunmasını yaparken o anın hevesi azalıyor. İnsan kendi hayatına gelmeden önce hakkında ifade vermekten yorulabiliyor.
Arsuz’da yaşıyorum. Bir yere ait olmanın sıcaklığını da, insanın başkalarının zihninde kendisine ayrılan yere sığma güçlüğünü de burada düşünüyorum. Yaşadığın yer, yalnızca evinin bulunduğu koordinat olmuyor. Kimlerle görülebileceğin, hangi saatte dışarıda olmanın açıklama gerektireceği, ne kadar neşenin sana yakıştırılacağı da bazen o adresin içine yazılıyor. Kimse elime böyle bir liste vermedi. Buna rağmen bazı maddelerini ezbere biliyorum. Öğrenmek için okunması gerekmeyen kurallar var.
Sonra dünyayı düşünüyorum. Aynı iki yetişkini, aynı yakınlığı, aynı akşamı farklı yerlere koyuyorum zihnimde. Bir yerde yan yana yaşamaları aile toplantısının konusu oluyor; başka bir yerde komşuları yalnızca taşınırken yardım gerekip gerekmediğini soruyor. Bir çevrede kıyafetlerinden karakterleri çıkarılıyor; bir başkasında ne giydikleri konuşulmadan gün bitiyor. Bunları düşünürken asıl şaşırdığım, davranışın kendisinden önce çevresindeki bakışların değişmesi. Ben aynı ben kalırken üzerime verilen hüküm nasıl bu kadar kolay değişebiliyor?
Bir ülkeyi özgürlüğün, diğerini baskının tek adresi yapınca düşünce fazla rahat ediyor. Oysa aynı şehrin iki mahallesinde, aynı ailenin iki kuşağında bile insanın yaşayabildiği hayat değişebiliyor. Dünyanın başka bir yerinde kabul göreceğimi hayal etmek beni ferahlatıyor; orada başka bir beklentiyle karşılaşabileceğimi de hesaba katıyorum. Kendime yeni bir coğrafya ararken bütün insanları tek bir sıfata sığdırmak istemiyorum. Bana dar gelen yargının daha geniş haritalısını üretmek pek ilerleme sayılmaz.
Yine de aklımdan çıkaramadığım bir soru var: Ahlakın bu kadar çok yerel sürümü varsa, bana değişmez diye öğretilenlerin hangileri gerçekten düşünülmüş? Bir sınırı aştığımda neden suçlu hissettiğimi bilmek istiyorum. Birinin güvenini mi kırdım, birini istemediği bir şeye mi zorladım, yoksa yalnızca alışılmış görüntüyü mü bozdum? Hepsi içimde aynı sıkıntıyı doğurabiliyor. Vicdanımı dinlediğimi sanırken bazen çocukluğumdan kalma bir ses kaydını tekrar açıyor olabilirim. Sesin tanıdık olması, söylediklerini incelemekten beni muaf tutmuyor.
Bazen uyum sağlamanın bedeli çok sessiz ödeniyor. İstediğim yere gitmiyorum, sevdiğim insanın yanında kendimi geri çekiyorum, neşemin sesini kısıyorum. Sonra herkes benim ne kadar sakinleştiğimi söylüyor. İçimde eksilen şey dışarıdan olgunluk gibi görünebiliyor. Buna hemen bir hastalık adı koyamam; kendi içimde olup biteni o kadar kesin bilmiyorum. Fakat sürekli kendini saklayarak yaşamanın yorgunluğunu tanıyorum. Çevremle aram düzelirken kendimle konuşacak konum kalmaması bana sağlıklı bir uzlaşma gibi gelmiyor.
Beni asıl düşündüren, bu yorgunluğun nasıl olup da kimseyi telaşlandırmadığı. Bir insanın keyifsizliği, beklentilere uygun biçimde yaşanıyorsa kolayca kabullenilebiliyor. Gülüşü geri geldiğinde ise yanındaki kişinin kimliği, üstündeki kıyafet, bulunduğu yer incelenmeye başlanıyor. O an şunu sormak istiyorum: Benim iyi olmamı mı istiyorsunuz, yoksa bana bakarken içinizin rahat etmesini mi? Belki ikisini birlikte istiyorsunuz. Fakat ikisi çatıştığında neden vazgeçmesi gereken hep benim?
Elbette kendimden de kuşkulanıyorum. Her arzumun arkasına özgürlük kelimesini koyup kendimi haklı çıkarabilirim. İnsan kendi istediğine felsefi bir gerekçe bulmakta oldukça becerikli; ben de bu konuda yabancı sayılmam. Sevdiğim şeyi yaparken birini kandırıyorsam, verdiğim sözü saklıyorsam, karşımdakinin çekincesini duymak istemiyorsam, kalabalığın tutarsızlığını anlatmam hesabımı kapatmıyor. Başkasının beni yargılama hevesi, benim başkasına karşı sorumluluğumu ortadan kaldırmıyor. Kendi hayatımı savunurken bunu da masada tutabilmek istiyorum.
Bu yüzden ahlak üzerine düşündüğümde somut sorulara dönüyorum. Aramızda dürüstlük var mı? İkimiz de bunu istiyor muyuz? Birimiz vazgeçtiğinde öteki bunu kabul edebilecek mi? Birbirimize ve hayatımızdan etkilenen insanlara karşı neyi gözetiyoruz? Bu soruların cevabını vermek bazen zor. Fakat en azından yaşanan şeyle ilgililer. Uzakta duran birinin yüzünü buruşturması, tek başına bu cevapların yerine geçemiyor. Onun rahatsızlığı gerçek olabilir; sebebini anlamaya çalışabilirim. Yine de bütün ömrümü o rahatsızlık hiç oluşmasın diye düzenlemeye gücüm yetmiyor.
Bir gün başka bir yere taşınsam içimdeki denetçi de bavula girebilir. Bunu düşününce coğrafyanın etkisini daha iyi anlıyorum: İnsan bazı yerlerden ayrıldıktan sonra da oradaki bakışlara göre oturup kalkabiliyor. Kimse görmediği hâlde kendini açıklayan, kimse sormadığı hâlde suçunu arayan biri olmak mümkün. O yüzden aradığım serbestlikte dışarıdaki alan kadar içerideki izin de önemli. Bazen yapılacak şey kilometrelerce gitmek; bazen de hoşuma giden bir anın ortasında kendime yönelttiğim sorguyu fark etmek.
Bugün bütün kurallara karşı çıkacak büyük bir cesaretim olduğunu söyleyemem. İnsan sevdiklerini kaybetmekten, yalnız bırakılmaktan, yanlış anlaşılmaktan çekiniyor. Ben de çekiniyorum. Fakat bu çekingenliğin her seferinde ahlak diye konuşmasına artık biraz itirazım var. Sevdiğim biriyle yan yana olduğumda, aramızda dürüstlük ve özen varsa, o anın içinde biraz kalmak istiyorum. Başkalarının benim hakkımda kuracağı cümle henüz kurulmadan kendi cümlemi bitirebilsem. Belki önce ona ne kadar güzel bir akşam olduğunu söylerim. Uzun zamandır söylemeden önce etrafıma baktığım bir cümle.
Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.