Uzun süre iyi bir insan olmanın, ihtiyaç duyulduğu anda ortaya çıkmak anlamına geldiğini sandım. Birinin yükü ağırsa omuz verdim, yolu karanlıksa önümde fener tutmaya çalıştım, düştüyse neden düştüğünü sormadan kaldırdım. Bunların hepsi dışarıdan bakınca güzel görünüyordu. Ben de bir süre güzelliğine inandım. Fakat yardım etmekle birinin hayatının sorumluluğunu üstlenmek arasındaki çizgiyi çoktan geçmişim.
Kurtarıcı rolünün insana gizli bir önem duygusu verdiğini sonradan anladım. Biri bensiz yapamıyorsa, demek ki vazgeçilmezdim. Sorunları çözdükçe sevileceğimi, herkes iyi olursa benim de rahatlayacağımı düşündüm. Belki iyilik kadar korku da vardı bu çabanın içinde: Gerekli olmazsam unutulmak, geri çekilirsem kötü biri sayılmak, hayır dersem sevgiyi kaybetmek korkusu.
Bu yüzden benden istenmeyen cevaplar verdim. İnsanların kendi kararlarının sonucuyla karşılaşmasına izin vermedim. Kimi zaman onların yerine özür diledim, kimi zaman hatalarını anlamlandırdım, kimi zaman da değişmek istemeyen birini değişebileceğine inandırmaya çalıştım. Yardım ettiğimi sanırken bazı insanların kendi ayakları üzerinde durma ihtimalini de ellerinden almış olabilirim. Çünkü sürekli kaldırılan biri, kalkmayı öğrenmek zorunda kalmıyor.
Sonra kaybettiklerimi fark etmeye başladım. Zamanımı, sınırlarımı, içimde biriken öfkenin nereden geldiğini… Kendi hayatımın ertelenmiş işlerini başkalarının acil durumlarıyla örttüm. Bana ait sevinçleri küçülttüm; dinlenirken suçluluk duydum. Daha kötüsü, ilişkilerde eşitliği kaybettim. Birinin hep düştüğü, diğerinin hep kaldırdığı yerde iki insan değil, iki rol kalıyor. Roller yoruluyor ama birbirini gerçekten göremiyor.
Kurtaramadığım insanlar da oldu. Ne kadar konuşsam duymayan, ne kadar beklesem değişmeyen, elimi uzatsam da kendi bildiği karanlığa yürüyen insanlar… Önce bunu kişisel bir başarısızlık saydım. Doğru cümleyi bulamadığımı, yeterince sabırlı davranmadığımı, biraz daha uğraşırsam her şeyin düzeleceğini düşündüm. O ‘biraz daha’ların içinde kendimden epey şey bıraktım.
Tanrı olmadığımı anlamak önce ağır geldi. Kimsenin geçmişini silemiyorum. Bir insanı, kendisi istemeden iyileştiremiyorum. Her kötü ihtimali önleyemiyor, sevdiğim herkesi acıdan koruyamıyor, aynı anda her yerde olamıyorum. Hatta bazen neyin iyi olduğunu bile bilmiyorum. Başkası için doğru sandığım yol, yalnızca benim korkularımla çizilmiş bir rota olabilir.
Bu kabul, yenilgi gibi başladı; sonra tuhaf bir hafifliğe dönüştü. Her şeyi çözemiyorsam, her şeyden sorumlu da değildim. Birinin yanında durabilirdim ama onun yerine yürümek zorunda değildim. Elimi uzatabilirdim; tutup tutmamak ona kalırdı. Sevmek, sürekli müdahale etmek değilmiş. Bazen karşındakinin kendi yanlışını yapmasına, kendi dersini almasına ve hatta senden farklı bir hayat seçmesine dayanabilmekmiş.
Şimdi kurtarıcı rolünden vazgeçmeyi öğreniyorum. Bu, kimseye sırtımı dönmek değil. Yardım edebileceğim yerde yardım etmek; ama kendimi yardımın bedeli hâline getirmemek. Dinlemek; fakat her sessizliği cevapla doldurmamak. Yanında olmak; ama bir başkasının yükünü taşıyabilmek uğruna kendi omurgamı eğmemek.
Belki yetişemediğim insanlar olacak. Belki hayır dediğim için benden uzaklaşanlar da. Buna üzülürüm. Yine de artık şunu biliyorum: Ben kimsenin kaderinin yöneticisi değilim. Sadece kendi payıma düşen iyiliği yapabilecek, bazen yanılacak, bazen yorulacak sıradan bir insanım. Tanrı değilim. Bunu söylemek, sandığım kadar korkutucu değilmiş; nihayet kendi hayatıma dönebilmekmiş.
Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.