Bir masada altı kişi oturuyoruz. Birinin telefonu çalıyor, biri fotoğraf çekiyor, biri fotoğrafın iyi çıkmadığını söylüyor. Ben de oradayım; hatta çayı uzatıyorum. Yine de bazen masada bana ayrılmış bir sandalye var da ben içine tam oturamıyormuşum gibi hissediyorum. Kalabalığın ortasında yalnızlık böyle bir şey galiba. Kimse kalkıp gitmemiştir, ama sen bir türlü gelemezsin.
Eve dönünce telefonun ekranını açıyorum. Bir arkadaşım yeni bir şehre taşınmış. Başkası uzun zamandır istediği işi bulmuş. Tanımadığım iki kişi birbirine çok âşık; bunu öğrendiğim sırada ben mutfakta hangi tabağın temiz olduğunu arıyorum. Onların hayatı bir fragman, benimki bulaşık arasındaki reklam kuşağı gibi görünüyor. Üstelik reklamı geç tuşu da yok.
Aslında kimsenin bütün hayatını görmüyorum. Bir yolculuğun uykusuz sabahı, bir ilişkinin sessiz akşamı, yeni işin ilk ayındaki korku fotoğrafa pek girmiyor. İnsanlar güzel anlarını paylaşmakta haklı. Tuhaf olan, benim o birkaç saniyeyi onların bütün hayatı sanıp kendi yirmi dört saatimle karşılaştırmam. Birinin seçtiği kareyle benim seçilmemiş günüm nasıl adil bir yarışa girebilir?
O sırada içimde küçük bir muhasebeci beliriyor: ‘Onlar ilerliyor. Sen ne yaptın?’ Masadan kalkıp denize bakmış olmamı saymıyor. Annemle konuştuğum saati, bir şarkıyı baştan sona dinlediğim akşamı, zor bir günü kimseye belli etmeden geçirmemi de gider hanesine yazıyor. Onun gözünde hayat, yalnızca paylaşınca gerçekleşmiş sayılıyor. Bu muhasebeciyi kim işe aldı, hatırlamıyorum.
Bir de kaçırma korkusu var. Herkes aynı anda bir konsere, güzel bir sofraya, yeni bir başlangıca yetişmiş gibi. Ben evde kalınca sanki hayat kapıyı çalmış da zilini duymamışım. Oysa bazen gerçekten bir yere gitmek istiyorum, bazen de yalnızca gitmiş görünen insanların arasında eksik kalmaktan korkuyorum. Bu ikisini karıştırdığımda kendi isteğimin sesi iyice kısılıyor.
Telefonu her açtığımda yeni bir görüntü, yeni bir küçük heyecan geliyor. Sonra bir tane daha istiyorum. Buna hemen ‘dopaminim bozuldu’ demek kolay, fakat beynimin laboratuvar raporu elimde değil. Bildiğim şey daha sıradan: Sürekli başka hayatlara bakınca kendi hayatıma dikkat ayırmak zorlaşıyor. Bir süre sonra bulunduğum yer kötü olduğu için değil, onu hiç izlemediğim için sönük görünüyor.
Yalnızlığın bir kısmı da buradan geliyor olabilir. Yanımdaki insana ‘Bugün kendimi yetersiz hissettim’ demek yerine yüzlerce insanın iyi göründüğü bir ekranda dolaşıyorum. Orada herkes var ama kimseyle gerçekten konuşmuyorum. Birinin hayatına bakmak, ona yakın olmakla aynı şey değil. Bunu fark ettiğim an, masadaki boş sandalyenin biraz da kendi içimde olduğunu anlıyorum.
Bugün kendime sosyal medyayı sonsuza dek bırakma sözü vermiyorum. Böyle büyük kararlar bende genellikle şarj bitene kadar sürüyor. Yalnızca ekrana bakıp hayatımı küçülttüğümü fark ettiğimde telefonu bırakıp bir kişiye gerçekten nasılsın diye sormayı deneyeceğim. Belki dışarı çıkacağım, belki de evde kalıp bunu bir yenilgi saymayacağım.
Arsuz'da akşam deniz kenarında otururken herkesin nereye yetiştiğini bilmek zorunda değilim. Bir yerde olmam yeterli; üstelik gerçekten bulunduğum yerde. Başkalarının fotoğraflarında eksik bir figür değilim. Kendi günümün içindeyim. Bazen o gün sessiz geçiyor. Sessizlik de hayatın başına gelmiş bir şey.
Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.