Bazen hayatın anlamını düşünürken telefonuma fatura bildirimi geliyor. Evrenin neden var olduğunu henüz çözememişim ama elektrik şirketi kendi varlık sebebini oldukça net açıklıyor: Son ödeme tarihi. İnsanlık binlerce yıldır “Ben kimim?” diye soruyor; sistem ise aynı sakinlikle “Ödemeyi hangi karttan alalım?” diyor.
Galiba büyük garipliğin en sağlam duvarı burada başlıyor. Dünya adil değil, düzen pek anlaşılır değil, yarın hakkında kimsenin ciddi bir bilgisi yok. Buna rağmen sabah kalkıp birilerinin belirlediği saatte bir yerde bulunmam, bazı görevleri tamamlamam ve ay sonunda yaşamaya devam edebilmek için para kazanmam gerekiyor. Varoluşsal sancının bile mesaiye giriş saati var.
İnsan içeride çöküşün eşiğinde dolaşırken dışarıdan son derece normal görünebiliyor. Bankaya gider, market listesini yapar, telefonda “kolay gelsin” der. İçinde bütün uygarlığı sorgularken kasada sadakat kartı sorusuna cevap verir. Tükenmişliğin en tuhaf yanı belki de budur: Ruhun işi bırakmıştır ama beden hâlâ vardiyaya devam eder.
Uzun süre parayı bir hedef gibi görmem gerektiğini düşündüm. Daha fazlası güven, başarı ve özgürlük getirecekti. Şimdi onu daha çok bu dünyada fiziksel olarak kalmanın abonelik ücreti gibi görüyorum. Barınmak, yemek yemek, kışın sıcak bir odada oturmak... Paket çok lüks değil; müşteri hizmetlerine de ulaşılamıyor. Yine de üyelik her ay kendini yeniliyor.
Bu düşünce parayı önemsiz yapmıyor. Tam tersine yerini biraz daha dürüstçe belirliyor. Para benim kim olduğumu söylemiyor; yalnızca kimseye muhtaç olmadan yaşayabileceğim küçük bölgenin sınırlarını koruyor. Kapısını kapatabildiğim bir oda, istemediğim bir yere hayır diyebilme ihtimali, bazen hiçbir şey yapmadan geçirebildiğim bir gün... Belki zenginlikten önce aradığım şey buydu: Kendi sessizliğimin masrafını ödeyebilmek.
Fakat burada başka bir tuzak var. Abonelik ücretini ödemek için bütün ömrü abonelik merkezinde geçirmek. Çalışmayı hayatın aracı olmaktan çıkarıp hayatın kendisi hâline getirdiğimde, korumaya uğraştığım bağımsız bölgeye hiç dönemiyorum. Ev var ama içinde ben yokum. Zamanım varmış gibi görünüyor ama en iyi saatlerini çoktan başkasına vermişim.
Belki yapılabilecek şey sisteme büyük bir zafer kazandırmak değil. Benim böyle destansı başarılarla aram zaten biraz mesafeli. Daha sade yaşamak, gerçekten istemediğim masrafları azaltmak, işi kişiliğimin tamamı sanmamak ve mesai bitince zihnimi de binadan çıkarmak... Küçük görünüyorlar. Fakat insan bazen hayatını büyük kararlarla değil, kendisinden talep edilen miktarı azaltarak geri alıyor.
Yine de bunu kolay bir reçete gibi yazamam. Çünkü kira sadeleşmiyor, faturalar felsefeden etkilenmiyor ve insan yalnızca güzel cümlelerle doymuyor. Bazen çalışmak zorundayız. Bazen sevmediğimiz bir işi, sevdiğimiz insanların ve kendimizin hayatını sürdürebilmek için yapıyoruz. Burada utanılacak bir şey yok. Ruhunu bütünüyle teslim etmeden zorunlu bir işi yapmak da bir çeşit direnme biçimi olabilir.
Sanırım mesele para kazanmaktan tamamen kaçmak değil; para kazanırken kendimi kaybettiğim yeri fark etmek. Hangi ihtiyaç gerçekten benim, hangisi bana satılmış? Ne kadar çalışırsam yaşayabiliyorum, ne kadar çalışırsam yaşamayı erteliyorum? Bunların tek bir doğru cevabı yok. Zaten benim cevaplarımın kullanım süresi genellikle kısa oluyor.
Bu sabah yine uyanacağım. Belki bir işe bakacak, bir hesap yapacak, gelecek için endişeleneceğim. Büyük sistemi devirmiş olmayacağım. Ama kazandığım parayı başarı puanı değil, kendi küçük bölgemi koruyan bir araç olarak görmeye çalışacağım. Dünyada kalmanın abonelik ücreti varsa öderim; yalnız, bütün hayatımı üyelik formuna çevirmemeye dikkat ederim.
Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.