Deniz her defasında aynı kıyıya vuruyor ama hiçbir dalga gerçekten aynı değil. Kıyıya yaklaşırken taşıdığı köpük, bıraktığı iz ve geri dönerken yanında götürdüğü kum değişiyor. Belki insan da böyledir: Her sabah aynı aynaya bakar ama aynada gördüğü kişi, bir önceki günün insanı değildir.
Hatıralar neden su kenarında daha netleşir, bilmiyorum. Belki dalgaların düzenli sesi zihnin gürültüsünü bastırdığı içindir. Belki de deniz, geçmişle bugün arasındaki mesafeyi bir anlığına ortadan kaldırır. Bir koku, bir serinlik ya da uzaktan duyulan kayık motoru; yıllardır kapalı duran bir kapıyı hiç izin istemeden açabilir.
Çocukluğumun Arsuz yazları böyle geri geliyor. Güneşte ısınmış tahta iskeleler, kıyıya bağlı kayıkların kokusu, akşamüstü birden hafifleyen sıcak ve eve dönmek istemediğimiz uzun günler... Hepsi sanki dün yaşanmış kadar canlı, ama elimi uzatsam dokunamayacağım kadar da uzak.
Çocukken zamanın geçeceğini bilirdik ama ne anlama geldiğini bilmezdik. Yazın biteceğini duyardık; yine de önümüzde sonsuz sayıda akşam var sanırdık. Şimdi aynı kıyıda durup güneşin batışını izlerken, bazı akşamların bir daha asla tekrarlanmayacağını çok daha iyi anlıyorum.
İnsan büyüdükçe mi yükleri artar, yoksa yükleri arttıkça mı çocukluğuna kaçmak ister? Belki çocukluğa duyduğumuz özlem, geçmişte her şeyin kusursuz olmasından kaynaklanmıyor. O zamanlar hayatı henüz sürekli açıklamak, planlamak ve kontrol etmek zorunda olmadığımız için özlüyoruz o günleri.
Yine de geçmiş yalnızca sığınılacak bir yer değil. Dalgalar kıyıya eski hikâyeleri getirirken geri çekildiklerinde bugünden de bir şeyler götürüyor. Hatırlamak güzel; fakat insan yalnızca geriye bakarsa önünde duran manzarayı kaçırabilir. Deniz, dönüşü kadar gidişiyle de bunu anlatıyor.
Belki büyümek, çocukluğu geride bırakmak değildir. İçimizde hâlâ kıyıda bekleyen o çocuğun elinden tutup bugüne getirebilmektir. Kayıkların kokusunu unutmadan yeni anılar kurmak; geçmişe özlem duyarken şimdiki akşamın da bir gün özleneceğini bilmektir.
Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.