Büyük bir kararın başına oturduğumda önce masayı düzenlemek istiyorum. Seçenekler belli olsun, sonuçlar sıraya girsin, mümkünse hayat beş yıllık planını anlaşılır bir dosya olarak önüme bıraksın. Böyle bir dosya gelmiyor. Ben yine de kâğıda iki sütun çizip artıları ve eksileri yazıyorum. Yazmak rahatlatıyor; karar vermiş olmuyorum ama kontrol ediyormuşum gibi görünüyorum.
Bir dönem, karar diye bir şey olmadığına fazla kolay inanmıştım. Evrenin akışı, kader, enerji… Bu kelimeler bazen yükü omuzdan alıyor. Olacak olan olur dediğimde yanlış seçim yapma ihtimali de biraz küçülüyor. Fakat bunun içinde kendime kurduğum küçük bir tuzak var: Eğer her şey akışsa, kalkıp kapıyı açmak neden bana düşüyor? Akışın zile basıp içeri girmesini beklemek epey uzun sürebilir.
Öte yandan her şeyi benim yaptığımı söylemek de dürüst gelmiyor. Verdiğim bir kararın içinde o günkü yorgunluğum, karşıma çıkan biri, tesadüfen duyduğum bir cümle, para, zaman ve biraz da korku var. Ben direksiyondayım diye yolun bana ait olduğunu sanıyorum; oysa yağmur başlıyor, yol kapanıyor, yanımdaki insan fikrini değiştiriyor. Benim iradem bütün bunların arasında çalışan bir parça. Küçük değil, fakat tek başına da değil.
Kontrol etme isteğimin güçten çok tedirginlikle ilgili olduğunu geç fark ettim. Her ayrıntıyı bilirsem incinmeyeceğim, kaybetmeyeceğim, pişman olmayacağım sanıyorum. Sonra bir ayrıntı daha çıkıyor. Onu da yönetmeye çalışırken gün bitiyor. Hayatı garantiye alma çabam, hayatın kendisine ayırdığım vakti yiyebiliyor. Bu cümleyi yazınca kontrolü bıraktım mı? Hayır. Birazdan yine liste yapacağım.
Başkasına sormak da işi her zaman kolaylaştırmıyor. Her cevap, o kişinin korkusunu ve tecrübesini de yanında getiriyor. Birinin cesaret dediğine diğeri gereksiz risk diyor. Hepsini dinleyince daha bilge değil, bazen daha kalabalık hissediyorum. Sonunda seçimi yine benim yapmam gerekiyor; sonuç kötü çıkarsa danıştığım insanları gizlice suçlama isteğim de cabası.
Eyleme geçmenin de romantik bir yanı yok. Bazen atılan adım yanlış oluyor, bazen hiçbir kapı açmıyor. Yine de hareket, zihnin kurduğu sonsuz provayı kesiyor. Bir şeyi yapınca sonuçla uğraşmaya başlıyorum; yapmayınca bütün ihtimaller kafamda aynı anda yaşamaya devam ediyor. Hangisi daha yorucu, kararın büyüklüğüne göre değişiyor.
Sanırım akış ile irade birbirinin düşmanı değil; ama iyi anlaşan iki arkadaş da sayılmazlar. Ben bir yöne yürürken hayat omzuma dokunup başka tarafa bakmamı istiyor. Bazen dönüyorum, bazen inat ediyorum. Sonucun hangisinde daha iyi olacağını önceden bilmiyorum. Bilseydim zaten adına karar demezdim.
Yaşananların kalitesi mi önemli, miktarı ve süresi mi? Bu soruyu hâlâ taşıyorum. Cevap vermek için kalemi elime alıyorum; bir süre sonra kâğıtta yine iki sütun beliriyor.
Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.