
İnsan geçmişe dönüp baktığında, yaşamadığı hayatı tuhaf bir biçimde güzelleştiriyor.
“Şunu yapsaydım ne olurdu?” “Daha erken ayrılsaydım?” “Beni bu kadar kontrol etmeselerdi?” “Başka bir şehirde yaşasaydım?” “Daha çok gezseydim, daha çok âşık olsaydım, daha çok risk alsaydım?”
Bir süre sonra insan, yaşamadığı hayatın yasını tutmaya başlıyor.
Ben de zaman zaman bunu yapıyorum.
Özellikle bazı eski meseleler yeniden açıldığında, çocukken ya da gençken kendi kararlarımı ne kadar verebildiğimi düşünüyorum. Yapmak isteyip yapmadıklarımı, gidilemeyen yolları, ertelenmiş hevesleri…
Sonra kendime başka bir soru sordum:
Peki bütün bunları yaşasaydım, bugün ne kadarını hatırlayacaktım?
Muhtemelen çok azını.
Çünkü gerçekten yaşadığım güzel günlerin bile çoğunu hatırlamıyorum.
Yıllar önce çok güldüğüm bir gecenin bütün konuşmaları yok hafızamda. Bir yaz akşamının kokusunu bazen hatırlıyorum ama o gün ne yaptığımı bilmiyorum. Bir yolculuktan birkaç görüntü kalıyor. Bir şarkı çalınca bir yerlerden tanıdık bir duygu geliyor ama hangi güne ait olduğunu çıkaramıyorum.
Hayat biraz böyle.
Yaşıyoruz ve sonra büyük bölümünü unutuyoruz.
Bu ilk başta hüzünlü geliyor insana. Fakat belki de tam tersine rahatlatıcı bir tarafı var.
Çünkü o zaman yaşamadığımız hayatı da gereğinden fazla büyütmenin anlamı kalmıyor.
Başka türlü yaşasaydım belki daha çok seyahat edecektim. Belki başka insanları tanıyacaktım. Belki başka aşklarım olacaktı. Belki çok başarılı olacaktım.
Ama belki başka şeyleri de kaybedecektim.
Belki bugün sevdiğim bazı insanları hiç tanımayacaktım.
Belki gittiğim başka bir yol beni hiç tahmin etmediğim bir mutsuzluğa çıkaracaktı.
Bilmiyorum.
Zaten mesele de bu:
Bilmiyoruz.
Geçmişin alternatif bir versiyonunu zihnimizde kurarken bütün iyi ihtimalleri o hayata, bütün kötü ihtimalleri yaşadığımız hayata yazıyoruz.
Böyle olunca insanın kendi hayatıyla barışması imkânsızlaşıyor.
Oysa kaçırdığım şey belki belirli olaylar değildi.
Belki asıl eksik kalan, bazı dönemlerde kendi kararımı rahatça verebilme duygusuydu.
Hata yapabilme özgürlüğü.
Bir şeyi sırf merak ettiğim için deneyebilmek.
Yanlış bir yere gidebilmek.
Birinden hoşlanıp bunun saçma olup olmadığını düşünmemek.
Bir şehirde kalmak ya da çekip gitmek.
Kısacası kendi hayatımın sonuçlarına kendim katlanabilmek.
Sanırım geçmişe duyduğum öfkenin bir kısmı buradan geliyor.
Ama burada insanın önünde iki yol var.
Birincisi, geçmişte verilmemiş özgürlüğün hesabını hayatının geri kalanında sormak.
İkincisi ise o özgürlüğü bugünden itibaren kullanmaya başlamak.
Ben artık ikinci yolun daha anlamlı olduğunu düşünüyorum.
Çünkü geçmişte yaşayamadığım hayatı geri alamam.
Ama geçmişe kızarak bugünkü hayatımı da kaçırabilirim.
Belki gerçek kayıp tam olarak budur.
İnsan yirmi yıl önce kaçırdığını düşündüğü birkaç yılın yasını tutarken önündeki on yılı fark etmeden tüketir.
Son zamanlarda kendime bu yüzden başka bir soru soruyorum:
“Bir gün geriye baktığımda, bunu da başkalarının korkularına göre yaşadım demek istemediğim şey ne?”
Belki bundan sonra pusulam biraz bu olacak.
Çünkü hayatın bütün güzel anlarını zaten hatırlamayacağım.
Ama nasıl bir insan olduğumu, hangi kararları kendim verdiğimi ve kendime ne kadar ait bir hayat kurduğumu bir yerlerde taşıyacağım.
Belki mesele bütün ihtimalleri yaşamak değildir.
Zaten buna kimsenin ömrü yetmez.
Belki mesele, seçtiğimiz birkaç ihtimalin gerçekten bize ait olmasıdır.
Ve belki de düşündüğüm kadar çok şey kaçırmadım.
Belki sadece hayatın başka türlü olabileceğini geç fark ettim.
Neyse.
Geç fark etmek de hiç fark etmemekten iyidir.
Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.
Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.