
Bir şehre ait olmak için orada doğmak mı gerekir, yoksa bir akşamüstü denize bakarken içinden hiçbir yere gitmek gelmemesi yeterli midir? Bu sorunun resmî bir cevabı yok. Nüfus müdürlüğü ikametgâha bakar; kalp ise bazen bir sokağın gölgesine, bazen yosun kokusuna, bazen de uzaktan duyulan bir motor sesine kayıt yaptırır.
Arsuz, kendini ilk bakışta anlatmaya çalışan şehirlerden değil. Büyük meydanlarıyla övünmez, gökdelenlerini göstermez, sana yetişmen gereken yeni bir hedef sunmaz. Biraz durmanı bekler. Sabah kıyıda yürürken yüzüne değen serinlikle, öğlen tenha bir sokakta duvara yaslanan kediyle, akşam güneşin denize bıraktığı uzun turuncu yolla konuşur. Dili sessizdir ama söyledikleri uzun süre insanın içinde kalır.
Burada hayatın kusursuz olduğunu söylemek kolay, fakat doğru değil. Yazın kalabalığı, kışın içine kapanan sokakları, bitmeyen küçük meseleleri ve herkesin herkesi bir şekilde tanıdığı o dar çemberi vardır. Zaten insan bir yere kusursuz olduğu için ait olmaz. Kusurlarını bildiği hâlde ona kızıp sonra yine dönmek istediği için ait olur. Aile gibi, eski bir dost gibi, çocukluk evi gibi.
Büyük şehirler insana sürekli kim olabileceğini anlatır: Daha hızlı, daha başarılı, daha görünür, daha meşgul biri. Arsuz ise kim olduğunu hatırlatır. Terliklerini giyip ekmek almaya çıktığın hâlini, saçına tuz yapışmışken aynaya bakmadığın hâlini, bir çay masasında saati unutabildiğin hâlini. İnsan bazen gelişmek için değil, üzerindeki fazlalıkları bırakmak için bir yere ihtiyaç duyar.
Belki bu yüzden burada gün batımı yalnızca güzel bir manzara değildir. Her akşam gökyüzü, bütün gün ciddiye aldığımız meselelerin üstüne büyük ve turuncu bir çizgi çeker. Mesajlara geç cevap vermişiz, bir toplantıda yanlış cümleyi kurmuşuz, gelecek yine belirsizmiş... Güneş bütün bunları dinlemeden batar. Deniz hiçbirini arşivlemez. Dünya, bizim iç toplantımız sona ermeden sakin biçimde devam eder.
Arsuz’da insan yalnızlığı da başka türlü öğrenir. Kalabalığın ortasında görünmez olmak gibi değildir buradaki yalnızlık. Kıyıda tek başına otururken kendine biraz daha görünür olursun. Dalgaların tekrarı zihnindeki cümleleri yavaşlatır. Cevabını bulamadığın sorular kaybolmaz; fakat bir süre cevap vermek zorunda olmadığını anlarsın. Bu küçük erteleme bile bazen büyük bir huzurdur.
Sonra bir koku gelir: Isınmış toprak, narenciye çiçeği, odun dumanı ya da kıyıya çekilmiş bir kayığın eski ahşabı. Hafıza kapıyı çalmadan içeri girer. Çocukluğundan bir yaz akşamı, unuttuğunu sandığın bir ses, artık aynı masada oturamadığın insanlar... Bir şehrin gerçek haritası sokaklardan değil, insanda açtığı hatıralardan oluşur. Arsuz’un bende yollarından çok anıları var.
Gitmek gerektiğinde bunu daha iyi anlarsın. Başka şehirlerde güzel yerler görür, daha düzenli caddelerde yürür, çok daha büyük imkânlara yaklaşabilirsin. Yine de bir akşam rüzgârın yönü değişir ve aklına burası gelir. Özlemek, bir yerin mükemmel olduğunu değil, sende tamamlanmamış bir cümle bıraktığını gösterir.
Belki aidiyet dediğimiz şey, hiçbir yere gitmemek değildir. Ne kadar uzağa gidersen git, içindeki bir kıyının yönünü unutmamaktır. Arsuz benim için haritada küçük bir ilçe olmanın ötesinde tam da bu: Yorulduğumda zihnimde döndüğüm bir sahil, hayat hızlandığında adımlarımı yeniden ayarlayan bir ritim, dünyanın gürültüsü arttığında sesini yükseltmeden beni çağıran bir yer.
Bazı şehirler insana adres verir. Bazılarıysa kendine dönebileceği bir iç mekân. Arsuz’un bana verdiği şey belki de budur. Burada kalayım ya da gideyim, denizin akşamları aldığı o koyu mavi renk içimde bir yerde durur. İnsan bazen bir yere sahip olmaz; bir yer, insanın dağılmış parçalarını sessizce bir arada tutar.
Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.