← Bütün yazılar

Ağaçları Kesmek ve Yerine Daha Çok Gölge Yapan Binalar Dikmek

Bir binanın gölgesinde serinlerken betonun işe yaradığını inkâr edemedim; yine de kesilen ağacın yerini aynı gölge doldurmuyor. İki serinlik arasında bir fark var.

Aslında insanoğlu o kadar da aptal değilmiş dedirtti geçen gün; güneşin etkisinden kurtulmaya çalışırken kendimi bir binanın gölgesinde bulmak. Ağaçlardan çok daha büyük gölgeler oluşturabiliyormuş hâlbuki...

Bina gölgesi o anda gayet işe yarıyordu. Güneşi kesiyor, geniş bir alanı serinletiyor, insanı birkaç dakikalığına sıcaktan kurtarıyordu. Betona haksızlık etmek istemem. Yağmur yağdığında başımı soktuğum, rüzgâr sertleştiğinde kapısını kapattığım, gece rahatça uyuduğum yer de bir bina. Güvenli bir çatının huzurunu küçümsemek, o çatının altında otururken biraz kolay olur.

Yine de bina gölgesiyle ağaç gölgesi aynı şey değil. Duvarın gölgesi keskin bir çizgiyle başlıyor; ağacınki yapraklarla oynuyor. Birinde serinlik var, diğerinde serinliğe ses ve koku da karışıyor. Rüzgâr geçtiğinde yaprakların çıkardığı küçük gürültü, gölgenin yerinde durmadığını hatırlatıyor. Beton sessizce koruyor; ağaç, korurken varlığını belli ediyor.

Buradan şehir kötüdür, köy iyidir sonucuna atlamak istemiyorum. Köy dediğimiz yerde de iş var, yorgunluk var, bakım isteyen toprak ve insanı uykusundan kaldıran sesler var. Şehrin içinde de iyi tasarlanmış bir avlu, korunmuş bir ağaç, nefes alan bir sokak bulunabiliyor. İki tarafı uzaktan seyredince biri gri, öteki yeşil görünüyor; içine girince renkler o kadar düzenli ayrılmıyor.

Benim takıldığım şey, önce ağacı kesip sonra onun yaptığı gölgeyi daha büyük bir duvarla geri üretmeye çalışmamız. Bina gerekli olabilir; fakat her gereklilik, seçtiğimiz her biçimi haklı çıkarmıyor. Arsuz’un yaz sıcağında gölge bir süs değil. Sokağın ritmini belirliyor: Nerede duracağımızı, hangi taraftan yürüyeceğimizi, iki kişinin nerede sohbete başlayacağını bile değiştiriyor.

Gölgenin niteliği kadar sürekliliği de önemli. Binanın gölgesi güneş döndükçe başka duvara kayıyor; ağacın gölgesi de yerinde çakılı değil ama altında beklemeye daha uygun bir aralık bırakıyor. İnsanlar rastlantıyla aynı serinliğe sığdığında kısa bir sohbet çıkabiliyor. Bu küçük karşılaşmaları projedeki metrekare hesabında görmek zor. Gölge ölçülüyor, içinde geçirilen vakit pek ölçülmüyor.

Beton düzen duygusu veriyor. Düz yüzey, ölçülebilir mesafe, kapanan kapı. Doğa ise sürekli küçük bir taşkınlık çıkarıyor; kök kaldırıma yaklaşıyor, dal uzuyor, yaprak dökülüyor. Bazen bütün bunlar gerçekten zahmet. Her dökülen yaprağı huzurun simgesi sayamam. Fakat zahmeti sıfırlamak isterken sokağın canlılığını da temizlediğimiz oluyor. Sonra boşluğu saksıyla, gölgelikle, klimayla tamamlamaya çalışıyoruz.

Belki mesele betonla ağacı karşı karşıya koymak değil; hangisine ne kadar yer bıraktığımız. Bunu büyük bir şehircilik cümlesi olarak söylemiyorum. Güneşten kaçarken gördüğüm basit bir fark bu. Ayağım binanın geniş gölgesinde serinliyor; kulağım biraz ilerideki yaprak sesine gidiyor.

Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.