Bilgisayarımda açık sekmelere bakıyorum: Birinde piyano dersi, ötekinde drone ile çekilmiş görüntüler, yanında okumak istediğim kitap, hiç tanımadığım bir yerin haritası. Hepsini ben açtım. Kimse bana ‘Şu volkanik kayaçlar hakkında bir rapor hazırla’ demedi. Gerçekten merak ediyorum. Sonra sekmeleri kapatıp mutfağa su içmeye gidiyorum. Hiçbirinin peşinden gitmek için içimde bir hareket olmuyor.
Tuhaf tarafı şu: Sıkılmış sayılmam. Birisi gelip yeni bir fikir anlatsa saatlerce dinleyebilirim. Bir şarkının nasıl yapıldığını, bir yerin neden öyle göründüğünü, başka bir insanın ne düşündüğünü bilmek isterim. Ama iş ‘Hadi, şimdi sen yap’ noktasına gelince içimdeki ekip toplantıyı terk ediyor. Merak masada kalıyor; heyecan çoktan eve gitmiş.
Eskiden bir şeye ilgi duyduğumda devamının kendiliğinden geleceğini sanırdım. Güzel bir fikir bulacağım, içimde bir kıvılcım yanacak ve ben de hiç üşenmeden işe koyulacağım. Filmlerde öyle oluyor. İnsan bir sabah uyanıyor, müzik başlıyor, masasına oturup hayatını değiştiriyor. Benim sahnemde müzik bazen başlıyor ama oyuncu mutfakta hangi bardağı kullanacağına karar veriyor.
Belki son zamanlarda her fikri hemen bir geleceğe bağlamam da yoruyor beni. Piyano çalacaksam iyi çalmalıyım. Fotoğraf düzenleyeceksem paylaşılacak kadar güzel olmalı. Bir şey öğreneceksem bir işe yaramalı. Hobi diye elime aldığım şey bir anda performans değerlendirmesine dönüşüyor. Daha ilk notaya basmadan zihnim yıl sonu raporu istiyor. Böyle bir yerde hevesin gelmemesine pek şaşırmamak gerek.
Yine de bütün mesele bu mu, bilmiyorum. Bazen hiçbir ölçüt koymasam da kıpırdayamıyorum. Gün batımını izlemeyi istiyorum mesela. Arsuz'da denize inmek zor bir keşif gezisi sayılmaz. Ayakkabıları giymek, kapıdan çıkmak, biraz yürümek. Yine de oturduğum yerde kalıyorum. Güneş batıyor. Ben görüntüsünü merak edip ertesi gün başkasının çektiği fotoğrafa bakıyorum. İnsan kendi yaşadığı yerin seyircisi olabiliyor.
Buna hemen tembellik adı vermek istemiyorum. Tembellik kelimesi her açıklayamadığımız durumu içine attığımız büyük bir çekmece. İçimde ilgi var, fakat o ilgiyle harekete geçecek enerji her zaman yok. Bazen yorgunluk, bazen biriken belirsizlik, bazen de yalnızca günün ağırlığı. Hangisi olduğunu anlamadığım günler de var. Kendimi azarlayınca nedense hiçbir sekme kendi kendine bir şarkıya dönüşmüyor.
Bugün kendime ‘Tutkunu bul’ gibi büyük bir görev vermeyeceğim. O cümleyi duyar duymaz içimde küçük bir kurul toplanıp tutkunun iş planını, bütçesini ve üç yıllık hedeflerini soruyor. Bunun yerine piyanonun başına beş dakika oturabilirim. Kötü bir fotoğrafı sırf hoşuma gittiği için düzenleyebilirim. Yarım bırakırsam da yarım kalır. Her başlangıcın bir başarı hikâyesi çıkarma zorunluluğu yok.
Elbette bu sessizlik uzun sürer, hayatımın başka yerlerini de daraltırsa onu ciddiye almak gerekir. Bir cümleyle çözülecek kadar basit olmayabilir. Ama bugün bildiğim şu: Heyecan duymadığım için merakım sahte değil. Her şeyin beni heyecanlandırmasını beklemek de bir süre sonra hiçbir şeye yer bırakmıyor. Belki bir akşam denize inerim ve yine büyük bir şey hissetmem. Yine de orada olurum; bir görüntüyü telefondan izlemek yerine rüzgârı yüzümde duyarım.
Şimdilik sekmeler açık. Birini kapatmam, birine dönerim. Piyanoda yanlış bir nota çalar, belki arkasından bir tane daha çalarım. İçimde havai fişek patlamıyor diye hayatın fişini çekilmiş sanmayacağım. Bazı günler insanı yerinden kaldıran şey heyecan değil, küçük bir meraktır. Bakalım bu kez nereye kadar götürecek.
Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.