← Bütün yazılar

Enerjini Nereye Bırakıyorsun?

İnsanın enerjisini nerede tükettiğini fark etmesi, dikkatini seçmesi ve hayatın içinde kendisine daha çok yer açması üzerine.

İnsan, enerjisinin nereye aktığını fark ettiğinde hayatı ilk kez kendi içinden yaşamaya başlar.

Eskiden bir günü iyi geçirdiğimi anlamak için ne kadar çok şey yaptığıma bakardım. Ne kadar çok yere gittim, kaç kişiyle görüştüm, kaç işi hallettim? Günün sonunda yorgunsam da bunun bir karşılığı olduğunu düşünürdüm. İnsan yorulmuşsa yaşamıştır, diye.

Sonra bazı günlerin sonunda hiçbir şey yapmamış gibi hissettiğim hâlde neden bu kadar yorulduğumu merak etmeye başladım. Bazen bir konuşma, saatlerce çalışmaktan daha fazla tüketiyordu beni. Bazen de uzun bir yürüyüşten sonra eve döndüğümde, çıktığımdan daha canlı hissediyordum.

Demek ki insanı yoran her zaman yaptığı şey değildi. Bazen yapmak istemediği hâlde yaptıkları, söylemek isteyip söyleyemedikleri, bir de başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü anlamaya çalışırken harcadığı çaba yoruyordu.

İnsan bazen hayatı yaşamaktan değil, kendisi gibi yaşayamamaktan yorulur.

Bunu fark etmek bir anda her şeyi değiştirmiyor. Hâlâ bazen gereksiz bir tartışmanın içinde buluyorum kendimi. Bazen bir mesajı nasıl cevaplayacağımı gereğinden fazla düşünüyor, bazen de sırf ayıp olmasın diye gitmek istemediğim bir yere gidiyorum. Fakat artık dönüş yolunda içimdeki yorgunluğu tanıyorum. Nerede başladığını az çok biliyorum.

Enerjiyi yönetmek belki de önce bununla başlıyor: Gün içinde insanın kendisini nerelerde bıraktığını görmesiyle.

Herkesin bir şeyler istediği, her haberin önemli göründüğü, her mesaja cevap verilmesi gerektiği bir dünyada yaşıyoruz. Bir süre sonra kendi isteğimizi diğer seslerden ayırmak zorlaşıyor. Sabah başladığımız günü akşam bitiriyoruz ama arada gerçekten neye dikkat ettiğimizi, neyi hissettiğimizi pek hatırlamıyoruz.

Oysa insanın dikkati de sınırlı. Onu nereye verirse hayatı biraz orada geçiyor. Sürekli kendisini rahatsız eden şeylere bakıyorsa gününün büyük kısmını rahatsızlığın içinde geçiriyor. Sevdiği bir şeye, merak ettiği bir konuya ya da yanında rahatça susabildiği bir insana zaman ayırdığında ise aynı gün başka bir şekil alabiliyor.

Bunun kulağa kolay geldiğinin farkındayım. İnsan her zaman istediği işi yapamıyor, istemediği ortamlardan hemen çıkamıyor. Bazı sorumluluklar ertelenmiyor. Ama belki tam da bu yüzden, elimizde kalan küçük zamanları nasıl geçirdiğimiz daha önemli oluyor. Her boşluğu yeni bir işle doldurmak zorunda değiliz. Bazen sadece oturmak, bir müzik dinlemek ya da kimseye açıklama yapmadan biraz sessiz kalmak da günün bir parçası olabilir.

Bu farkındalık zamanla pratiğe dönüşüyor. Bir şeye hemen cevap vermemeyi öğreniyorsun mesela. Her fikrini savunmak, her yanlış anlaşılmayı düzeltmek zorunda olmadığını görüyorsun. Bazen de yorgunken önemli bir karar vermek yerine uyumayı seçiyorsun. Ertesi sabah sorun aynı yerde duruyor belki ama sen ona aynı yerden bakmıyorsun.

Bir gün içinde taşıyabileceklerimizi biraz daha iyi tanıdıkça hayatın boyutu değişiyor. Zaman yine aynı hızla geçiyor, işler yine bitmiyor, insanlar yine kendi bildiklerini okuyor. Fakat insan her şeye aynı anda yetişmeye çalışmadığında, yaşadıklarının içinde daha fazla yer buluyor kendisine.

Ben artık iyi geçen bir günü yalnızca yaptıklarımla ölçmek istemiyorum. Kendimi ne kadar duyabildiğime de bakmak istiyorum. Bir şey beni mutlu ettiğinde onu fark etmiş miyim? Yorulduğumda durabilmiş miyim? Sevdiğim insanların yanındayken gerçekten orada mıydım, yoksa aklım çoktan başka bir yere mi gitmişti?

Belki hayatı değiştiren büyük kararlar kadar, bu küçük fark edişler de önemli. Çünkü insan kendini biraz daha tanıdığında neye gücünün yettiğini, neyin ona iyi geldiğini ve nereye artık daha az enerji bırakmak istediğini öğreniyor.

Hayat, gücümüzü her şeye yetiştirmeye çalışmayı bıraktığımızda daha geniş bir yer oluyor.

Fikrimi değiştirdim. Dünya fark etmedi.